Ya Yapamazsam…
Yaklaşık dört bin lira harcadıktan sonra tüm malzemelere neredeyse sahiptim. Oltalarım, sahte yemlerim, sandalyem ve balık tutabilmek için daha bir çok şey…
İstanbul’da neredeyse gitmediğim yer kalmadı diyebilirim. Tatlısu, tuzlusu, nehirler… O videolarda izlerken yaşadığım keyfi bir türlü yakalayamıyordum; çünkü balık tutamıyordum 🙂 Her günün sonunda mutsuz oluyordum. Hatta bir keresinde oltam kırıldı ve kıyıda onu tamir etmeye çalışırken dev bir dalga bana resmen “git buradan” dedi. Baştan aşağı ıslanmıştım. Bu, hobimin sonu olacaktı…
Bir gün evde doğa videoları izlerken kampçılığı keşfediyor olduğumun bilincinde değildim. Adeta belgesel izlermişçesine; kamplara giden insanların, malzemelerinin vs. videolarını izler oldum. Bu izleyiş bana oldukça keyif vermeye başladı. Videodan videoya atlarken “tekbaşınadaolur” u fark ettim. Adam bir termosu almış, kamyonunun tekerinin önüne koymuş ve üstünden geçiyordu. Evet, Gökhan ile tanışmam ilk bu video ile olmuştu. Sonrasında kanalına girip tüm videolarını bir ay süre zarfında izledim. O kadar çok şey öğrenmiştim ki kafam oldukça karışmıştı. A malzemesinin fiyatı uygunken B malzemesinin dayanıklılığı iyiydi. Acaba hangisini almalıydım?

Aslında çok daha önemli bir soru vardı. Ben sadece bir kolumu kullanabiliyordum. Hevesle izlemesi kolaydı da uygulamada başarılı olabilecek miydim? Balta ile odun yarma işi var. Çadırını kurman lazım. Yemeğini hazırlayabilmelisin ve daha aklıma gelmeyen bir dolu engel çıkabilirdi karşıma. Ama o kadar özenmiştim ki… Düşünüyordum; her boş vaktimde doğada olsam, çayımı-kahvemi bir ağaç altında, doğayı dinleyerek içsem, çadırımın içinde uyusam ve sabaha doğanın kucağında uyansam? Bunlar tam bana göreydi bence. Fakat niyetlenir de bir talihsizlik yaşarsam olta-balık işine dönsün de istemiyordum. Hobiler masraflı şeyler. Oltaların elimde patladığı gibi çadırın baltanın da elimde patlamasını istemiyordum. Onun için bir av markete gidip dandik bir çadır aldım. Şemsiye gibi açılıyordu. Garip bir çadırdı. İyi bir uyku tulumu pahalıydı. Almadım. Şimdi düşündüm de gerçekten başka bir şey almadım. Bu hobi ile ilgilenen belli başlı popüler kişileri de Instagramıma eklemiştim.
Bir gün Instagram üzerinden bir organizasyon gördüm. Doğada Yaşam Okulu diye bir yerde Doğaya Dönüş Kampı adı ile bir oluşumun olacağı bilgisi vardı. O posta uzun uzun baktım. Detayları okudum. Uyku tulumu da veriyorlarmış! …ve ben hayatımda hiç kamp yapmamıştım. Ama nasıl bir heves var bende anlatamam. O heves ile çok fazla düşünmek de istemiyordum açıkçası. “Ne olacak sanki. Git ve gör. Olmadı, bir daha gitmezsin” Kendimi telkinler ile doldurduktan sonra sırt çantam hazırdı. Peçete, ıslak mendil, su, soğuk sandwich, şapka. E daha ne olsun? Kampçıyım ben artık.

Tarih: 08.12.2018
Nasıl bir gazla çıktıysam evden… Çekmeköy’den Kilyos’a vardığımda cumadan gelip çadırını kuranlar halen uyuyor, hava halen zifiri karanlık ve beni görünce yanıma mahmur gözler ile gelen Zafer: “Hoşgeldin abi” dedi. İlk cümlem oldukça salakçaydı: “Çok mu erken geldim?”
Zafer bana alanda yer gösterdi ve gitti. Alanda bir köpek var gezen bir de ben 🙂 Çantamı çiğ düşmüş çimlere bıraktım. Halen gökyüzü lacivertti. Çadırımı açtım. Tepesindeki ipi ısırdım ve sağ elimle çadırın bedenini ittirerek şemsiye gibi açtım. Yere koydum ve sabitledim. Üstüne de yağmurluğunu serdim. Onu da sabitledim. Artık alanda bir evim vardı 🙂 Sabah soğuğu öylesine keskindi ki bir an: “Ulan kimse uyanmadan ben eve gitsem mi?” diye içimden bi geçirmiştim.
İlerde bir büfe gördüm. Oradan bir bardak sıcak çay verdiler. Tulumumu teslim aldım. Çadırıma döndüm. Çadırımın yanına sandalyemi açtım ve oturdum. Gökyüzü mavileşmeye başlamıştı…
Ben kurulduktan hemen sonra tam karşıma denk gelecek şekilde harika bir çadır kurdu tombiş bir adam. Oldukça sevimliydi. Buda’ya benziyordu. Onu öylece izledim…

Ortalama elliye yakın çadır vardı. İnsanlar yavaş yavaş uyanırlarken yeni yeni insanlar gelmeye başlamıştı. Aradan bir kaç saat geçmişti ki sarışın, mavi gözlü bir çocuk geldi: “Abi burası müsait mi?” Hemen sağ tarafıma çadırını kurdu. Tanıştık. İki saat sonra da iki kişi geldi: “Abi burası müsait mi?” Çadırımın hemen sol tarafına da onlar yerleşti. Sonrasında biz dört kişi olarak muhabbet, sohbet, kimsin, nesin vs…
Kados adı ile faaliyet gösteren kampçı gençlerden oluşan bir grup da misafirleri gezerek bir ihtiyaçları var mı, çadır nasıl kurulur, mekanın tanıtımı vs. yardımcı oluyorlardı. Bize Ertuğrul denk gelmişti. Çadırımı gergin kurmalıymışım. Ertuğrul çadırımı gererken tombiş adamın kurduğu çadırı sordum; çünkü çok hoşuma gitmişti. Ertuğrul, misafirlerin tamamını gezdikten sonra beni onunla tanıştıracağını, eksik malzemelerimi ondan temin edebileceğimi söyledi.
Yanımdaki gençlerin yaşları benden küçüktü. İlginçtir, halen küçükler:) Birbirimizle çok iyi anlaştık. Yemeklerimizi ortak hazırladık, etrafta gezinti yaptık.

Öğlen olmuştu. Bir adam, misafirleri gezmeye başladı. O adam Gökhan’dı… Yanımıza geldi, eksik bir şey var mı sordu, ayak üstü sohbet ettik ve resim çekindik. Onun bu davranışı dördümüzün de hoşuna gitmişti. Neticede bizler onu videolardan tanıyorduk. Bizim ünlümüzdü o 🙂 Yanımıza gelince de mutlu olduk.
Ortamda yaşanan her şeyi, her eylemi gözlemliyordum. Ben kampçı olabilir miydim?
Ertuğrul yanıma geldi ve beni tam karşı sıramda bulunan güzel çadırlı adama götürdü: “Güvenç Abi selam. Seni Serdar Abi ile tanıştırmak istedim. Kampçılık, malzemeler vs yardımcı olabilir misin?” Güvenç Abi ile ayak üstü bir saate yakın konuştuk. Ben o saat içinde çadırımı ve tulumumu almıştım bile 🙂 Hem de onun çadırının aynısını 🙂
Bir çok şeyi görmem, olayın bizzat içinde bulunmam bana çok cesaret verdi. Çadırımı kendim kurabilmiştim ki yeni alacağım çadırım çok daha kolay kurulabilecekti. Balta da kullandım, yemek de hazırladım… Evet, olmuştu bu iş sanki.
Ortamda çeşitli atölyeler de vardı. Doğa koşullarından korunma, uyku tulumunu efektif kullanabilmek için eğitim, ateş yakma atölyesi, gece yürüyüşü, kamp mutfağı vs. Tamamı, ben gibi bilmeyen biri için oldukça faydalıydı.
Akşam oldu ve tulumda uyuma vakti geldi. Adeta tırtıl gibi girdim tuluma. Fermuarını da çektim. Fakat tavanda asılı olan çadırın ışığını kapatmayı unutmuştum 🙂 Öylece bir iki dakika kadar güldüğümü hatırlıyorum kendime 🙂 Çok mutluydum…
Doğada uyumak nasıl bir şey ise öğlen zor uyandırdı çocuklar beni. Delicesine horlamışım ve yakınımızdaki misafirlere rahatsızlık vermişim 🙂 İki çadır yanımızdaki kızlar sabah biraz söylenmişler. Çocuklar bana durumu çıtlatınca, kızların yanına gittim. İstemeyerek çıkan sesler olduğunu anlattım. Gönüllerini aldım. Onlar da anlayışla karşıladılar.

Harika bir pazara uyanmıştım. Güneş, kemiklerimi ısıtırken kahvemi içiyordum. Aynı hobiden keyif alan bir çok arkadaş, ve halen görüştüğüm dostlar edindim.
Sonrasında Doğaya Dönüş Kamplarına ve Doğada Yaşam Okuluna zaafım oluştu. DDK’lar sezon finalini yapana kadar onlarlaydım. Zonguldak’ta bile… Her seferinde de ayrı keyif aldım.
O tarihten bu yana DDK’ların olmadığı zamanlarda da çok kamp yaptım. Öylesine çok malzemem var ki, anlatamam. Bulduğum her fırsatta kendimi bir ormanın kıyısına atıp, ateşimde suyumu ısıtıp, kahvemi orada içiyorum.
Ben artık profesyonel bir kampçıyım…
![]()
Ddk kampinda tanistigin genclerden biri ben olabilirim. Benim de ilk kamp deneyimimdi ve beraber bir cok sey konusup kafamizda ki soru isaretlerini gidermistik. O ilk kampin ve ortamın yeri hep ayri oldu. Yazi icin de eline saglik cok guzel olmuş, yazmaya devam et abi.