Sahip Olduklarımızın Değeri: Sürdürülebilir İçsel Yolculuk

Sahip Olduklarımızın Değeri: Sürdürülebilir İçsel Yolculuk

Sorgulamanın Kaçınılmaz Anı

İnsanın yaşam yolculuğu, yalnızca adımlarıyla ölçülmez. Asıl yolculuk, zihninde taşıdığı sorularla şekilleniyor gibi. Sanki zamanın bir yerinde içsel bir durak var; orada oturup, hayatımıza yüklediğimiz tüm anlamları yeniden tartıyoruz.  Sahip olduklarımız gerçekten bize mi ait? Yoksa toplumun, ailenin ya da çağın beklentileri mi üzerimize mi oturmuş? Onları ne kadar istiyoruz, ne kadar sürdürülebilirler ve uğruna ne kadar emek veriyoruz? Yaşın kaç olursa olsun bu sorular, aslında insanın kendi hayatının merkezine doğru yaptığı en önemli yolculuğun başlangıcı oluyor.

Birçok kişi bu sorgulamayı ertelemek ister, hatta erteler, bazen kaçar, düşünmek istemez, çünkü cevaplar çoğu zaman konfor alanımızı sarsar.  O yarayı da bir kere kaşıdın mı sonu gelmez sorular başlar. Sanırım gerçek anlamda büyümek, olgunlaşmak, (bunlar gerekli mi emin değilim) bu rahatsız edici sorularla yüzleşebilmekten geçer. Bir süre sonra sorular, insanın kendi hakikatini arayışının sessiz ama en güçlü yankısı haline geliyor.


Toplumun Dayattığı Hikâyeler

Sahip olduğumuz şeylerin hikâyesi genellikle bizim elimizden çok önce yazılmaya başlanıyor. Çocukluktan itibaren bize “başarı”nın ne olduğu, “mutluluğa nasıl ulaşılacağı” ya da “hayatın nasıl yaşanması gerektiği” öğretilir. Reklamlar, kültür, aile yapısı ve arkadaş çevresi; hepsi bir araya gelerek bize görünmez bir senaryo sunar. Biz de çoğu zaman bu senaryonun figüranı oluruz. Kimbilir belki bazen büyük resme baktığımızda çok komik ya da acınası göründüğümüz zamanlar olabilir.

Eğer biraz uyarılmaya, biraz sorgulamaya başlarsan işler biraz değişmeye başlar. Genelde içinde bir boşluk oluşur. çimizde bir boşluk belirir. Kazandığımız başarılar, elde ettiğimiz eşyalar ya da toplumsal statüler o boşluğu doldurmaz. Çünkü ilk başlarda çoğu zaman bize ait olmayan bir hikâyeyi yaşamaktayız. İşte bu an, insanın kendi arzularıyla dış dünyanın dayattıkları arasındaki farkı görmeye başladığı en kritik eşiğe dönüşmeye başlıyor.


Sürdürülebilir İnsanlık

“Sürdürülebilirlik” kavramı genellikle doğa, çevre ya da enerji kaynaklarıyla ilişkilendirilir. Fakat aslında insanın içsel yolculuğu için de geçerlidir. Tıpkı doğada olduğu gibi, ruhumuzun da taşıyabileceği, uzun süre besleyebileceği arzular vardır.

Gerçekten içten gelen bir arzu, insanın ömrü boyunca canlı kalabilir mi bilmiyorum. Bir yazarın yazma isteği, bir gezginin keşfetme arzusu ya da bir ressamın renklerle kurduğu bağ, yıllara meydan okur gibi görünüyor ama ne kadar sürdürülebilir? Ne fedakarlıklar gerektirir ve ne bedeller ister.

Tamam sahte arzular, önce cazip görünür, sonra insanı tüketir belki ama onlar da bir deneyim değil midir? Bizi biz yapan şey de bu deneyimlerin bütünü ise.. Kendimize ne soracağız? “Ben gerçekten ne istiyorum sorusunu mu?” , yoksa “İstediklerimi yapabilecek kadar güçlü ya da fedakar olmaya razı mıyım?” mı diyeceğiz…


Emek ve Değer Arasındaki Çelişki

Hayatta sahip olduklarımızın ya da sahip olduğumuzu sandığımız şeylerin değerini çoğu zaman onlar için verdiğimiz emek belirler. Fakat burada çok önemli bir ayrım vardır. Emek, gerçekten içten gelen bir hedef için harcandığında, insanın ruhunu besler. Yorucu olabilir ama aynı zamanda tatmin edicidir. Kendini tatmin olmuş ve huzurlu hissedersin. Ancak başkalarının beklentilerini karşılamak için verilen emek, uzun vadede sadece tükenmişlik ve yorgunluk yaratabilir. Bu iş / aile  vs herkes için geçerli. Yalnız bunu yanlış anlamamak lazım. Tabii ki sevdiklerimize verdiğimiz değeri göstereceğiz, yalnız;

Bir gün geriye dönüp baktığımızda, neye ne kadar emek harcadığımızı görmek hayatımızın en çarpıcı tablosunu önümüze koyduğunda keyfimiz yerinde mi ona bakmak lazım. Çünkü emek, sadece zaman değil, aynı zamanda ömrün ta kendisidir.

Ruhunu doyuracak şeyler için harcanan emek insanın içini doldurur, yolculuğu anlamlı kılar. Belki de hayatın en önemli sınavı, emeğin nereye harcandığını fark etmektir. Ömrünü sahte arzulara adamak da, insanın kendi hakikatinden uzaklaşması anlamına gelir diyoruz ama o da kolay değil. Sahte arzuları büyülü dünyasıdan tatmayacak mıyız biraz? Tatmayalım mı? Bedeli ne olur? Değer mi? Bilmiyorum.


Kendine Dürüst Olabilmek: Bela

İnsanın en büyük yolculuğu, kendi iç sesini duymayı öğrenmesidir. Bu farkındalık, bir tür içsel devrimdir. Yalnız çok zordur, çünkü toplumun sesi, içimizde güçlü bir yankı bulur, çoğu zaman kendi içsel sesimizi bastırır. İşimize de gelir.

Kendine dürüst olmak, işte bu gürültü içinde kendi hakikatini ayırt edebilmektir. Bu da cesaret ister. Çünkü gerçek arzularımızı bulmak, çoğu zaman bazı şeylerden vazgeçmeyi gerektirir. Toplumun onayını kaybetmek, kalabalığın dışında kalmak ya da alıştığımız konforu terk etmek pahasına… Ama özgürlüğün ve gerçek mutluluğun kapısı da tam burada açılır diyorlar 🙂


Az Ama Hakiki Olanın Gücü Gerçek mi?

Azla yetinmeyi bilmek bir fakirlik güzellemesi olabilir mi? Burada biraz durup düşünmek lazım mı sizce? Hadi bir mola ve biraz düşün…

Hayatın özünde önemli olan, çok şeye sahip olmak değil; gerçekten bize ait olana tutunmaktır. Az ama hakiki olan, çok ama sahte olandan her zaman daha değerlidir. İnsan, sahip olduklarının sürdürülebilir olup olmadığını, onları ne kadar istediğini ve uğruna ne kadar emek verdiğini sorguladığında, yüzeysel bir yaşamdan sıyrılır.

Sonuçta insan, hayatının bir döneminde durup sorgulamak zorundadır: “Sahip olduklarım bana gerçekten hizmet ediyor mu, yoksa ben onlara hizmet etmek için mi yaşıyorum?” Bu sorgu acı verici olabilir. Çünkü cevap, çoğu zaman bazı şeylerden vazgeçmeyi gerektirir. Sahte arzuları geride bırakmak, alışkanlıkları terk etmek, bazen de toplumun alkışını kaybetmek demektir. Ama bu kayıp, aslında en büyük kazanca dönüşür:

Gerçek huzur, bollukta değil; hakikatte saklıdır. Bir odada sadece birkaç eşya olabilir ama o eşyalar sana hizmetediyorsa orada huzur vardır. Oysa bir saray dolusu eşyanın hangisine gerçekten tam anlamı ile sahip olabilirsin ki?


Sonuç: Kendi Yolunun Yolcusu Olmak?

Sonuçta insanın en büyük sınavı, dış dünyanın dayatmalarına rağmen kendi hakikatini yani istediğini bulabilmesidir. Sahip olduklarımızın gerçek değerini sorgulamak, içsel bir arınmadır. Bu sorgulama kolay değildir; çünkü çoğu zaman alışkanlıklarımızı, ilişkilerimizi, hatta kendimiz hakkında bildiklerimizi sorgulamamızı gerektirir. Ama bu yolculuğun sonunda geriye kalan, gerçekten bize ait olanlardır.

Belki de huzur, sahip olduklarımızın çokluğunda değil, onların sürdürülebilirliğinde gizlidir. Gerçek arzularımızı bulup, emeğimizi onlara harcadığımızda, yaşam bir yük olmaktan çıkabilir. O zaman insan kendi yolunun gerçek yolcusu, kendi hayatının gerçek sahibi olur diye ümit ediyoruz…

Gökhan Konaş
16 Eylül 2025  – Kaz Dağları


Şunlar da ilginizi çekebilir;

Daha fazlası için;

Loading

17 Yorumlar
  1. Sabit İskender diyor

    Üstad, yazdıklarının çoğuna katılıyorum. Yine de burada sana hak vererek, doğru diyorsun diyerek daha ileri gidemeyiz diye düşünüyorum. O nedenle şeytanın avukatlığını yapıp biraz karşı argüman üretmek istiyorum müsadenle 😅

    Elbette bir yaşamı adımlarla ölçmek pek mümkün değildir. Lakin o adımların ne kadar zamandır atıldığını, nerelerde ne şartlarda atıldığını ve atılan o adımları atmak için verilen emekleri bilirsek bir ölçütümüz olur. Böylece o yaşamı değerlendirmek için bir adım atabiliriz.
    İnsanların birçoğunun kendilerini sorgulamayışının nedeni o adımları attıkları yollar olabilir. Öyle ki belki de kendisini tanımasını sağlayacak o sorulardan önce gelen soruları vardır. Mesela “yaptığım işten mutlu muyum?” sorusundan önce “bu ay kirayı denkleştirebilecek miyim?” sorusu geliyor olabilir. Belki de kişi, “toplumun alkışını kaybetmek pahasına sahip olduklarımdan vazgeçerek özgür olabilir miyim?” demeden önce “düşüncelerimi, eleştirilerimi güç sahiplerine rağmen söylersem, özgürlüğümden olur muyum?” sorusuna odaklanmış olabilir. Bunlara örnekleri çoğaltmak mümkün. Denilebilir ki bazı sorular bazı sorulardan önce soruluyor olabilir pek çok kişinin kendi hayatında. Diğerlerine sıra gelmiyordur.

    Şu da bir gerçek ki herkes o iç gıcıklayıcı soruları soracak kadar cesur olmayabilir. Ya da bunu tercih etmeyebilir. Kişi halihazırda konforlu bir hayat sürüyorsa bundan vazgeçmek istemeyebilir. Ne diyebiliriz ki? Üniversitedeki hocamın dediği gibi hayat; irade>seçim>sonuçlardan oluşuyordur belki de. Buradan da seçimlerinizi etkileyen çok önemli o faktöre geçiş yapabiliriz.

    Toplumun hayatımızı şekillendirmede ne denli etkili olduğu bir gerçek. Zira toplumlar da bireyler gibi. Arzuları, korkuları, kaypaklıkları, hırsları, aptallıkları ve daha nicesi var. Elbette tecrübeleri de var. Bu toplumsal tecrübeler ister istemez atadan “ati”ye aktarılıyor. Bu tecrübeler bazen hikaye bazen roman olarak lanse edilse de üzerimizdeki etkileri genelde hep aynı: Bizi o hikayeler uyarınca yaşamaya ikna etmek! Bizim için seçimler yapmak, kararlar vermek vs. Senin de parmak bastığın gibi. Burada dikkati şuraya çekmek bence muhim: Bizim gibi doğu/Ortadoğu toplumlarında en azından batının doğusunda olan toplumlarda büyüğe hürmet, ataya saygı önemli bir yer tutar. Onların sözlerine, yönlendirmelerine, tecrübelerine büyük önem atfedilir. E haliyle birey bireyselleşmesini tam anlamıyla gerçekleştirmekte zorlanır. Zira sürekli birileri ona kendi hikayelerinden aktarım yapmakta, onun hayatına müdahale etmektedir. Kişinin buna dur demesi beraberinde ne getirecektir? Tabi ki hakir görülme, ayıplanma ve dahi toplumdan dışlanma. İyi de ne uğruna? Huzur? Özgürlük? Ben olma? Hayatın anlamını bulma?… Öyle zannediyorum ki kişiler bu soyut kavramlara ulaşmak için sahip oldukları toplumsal yeri, sosyal korumayı, statüyü, ekonomik gücü feda etmek istemiyorlar. Sen buna zaten değiniyorsun, “neleri feda etmek gerek?” diyorsun. İnsanlar da diyor ki; huzuru, hürriyeti, özgür düşünmeyi, sorgulamayı vs feda ediyoruz. Ama tabi bunu dediklerinin farkında olmuyorlar. Zira vazgeçmek için sahip olmuş olmak gerekir😅 Bu noktada insan kendi arzuları ile toplumun istekleri arasında kalabilmeyi başarsa bile genelde toplumdan yana tavır alıyor. Buna eminim ama kanıtlayamam. Belki de kanıtlarım🤔 Her neyse diyeceğim şu ki insan kendini gerçekleştirme ihtiyacından önce toplumdan kabul görmeyi tercih ediyor gibi.
    Şuna da değineceğim ilave olarak. Toplum genel manada huzurlu değilse, onu oluşturan bir insan parçasının da huzurlu olmasını beklemek, adil ve gerçekçi değil bence.

    Sürdürülebilirliğe inanıyorum. Bunun yanında perilere de inanıyorum. Hatta dünyada bir gün barış ve huzurun hüküm süreceğine de inanıyorum. Çünkü inanması güzel şeyler bunlar. Olur mu peki? Tanrı bilir. Haa, bu arada tanrıya da inanıyorum. Zira inanmazsam ve gerçekse fena patlarız😬 Latife bir yana sürdürülebilirlik gerçekten önemli. Lakin bu illa arzular istekler özelinde olmak zorunda değil. Yeri gelir yaşamı sürdürebilmek bile bir şey olur. Bunun için güçlü ya da fedakar olmanız gerekmez bazen. Sadece başınızı öne eğip sesinizi çıkarmamanız beklenir. (Hoş, bu da bir çeşit fedakarlık, gururdan onurdan feda). Sadece ipinizle kuşağınızla olduğunuzda sürdürülebilirlik bir nebze kolay fakaaat işin içinde aile, sevdikler vs. olunca sürdürebilemiyoruz, sürünüyoruz🤦🏼‍♀️

    Niye peki? Çünkü hayatımızda değerli bir şeyler olması için emek vermek gerekir; sürünmek, dişini tırnağına takmak, saçını süpürge etmek, yemeyip yedirmek, ilmek ilmek dokumak, gözünden sakınmak…

    Tam burada şöyle bir laf etmek istiyorum: “Hiçbir değer kendisi için verilen emeğe değmez.”
    Hiçbir değer kendisi için verilen emeğe değmez. Zira senin onca emek verdiğin o şeye bir başkası hiç veya çok az emekle ulaşabilir. Misal senin almak için 30 sene para biriktirdiğin o evi bir başkası 30 dakikalık borsa manipülasyonuyla ya da yetkili kişilere hediye ettiği 3 günlük bir tatille elde edebiliyor. Hatta birkaç tane alıyor o evden. Onur, dürüstlük, hakkaniyet bir değerdir ama karın doyurmaz. Diyebilirsin ki “arkadaşlık, aile, sevgi, aşk, sadakat, dava gibi değerler vardır. Bu söylediğin onlar için geçerli değil.” Belki haklısın ama bence onlar için de geçerli. Uğruna onca cefa çekilen o sevgili seni değil de zengin müteahhiti seçti diye nasıl kızacaksın ona. Belki o da kendisi için değerli olan şeyler için (mesela çocuklarının geleceği) bu seçimi yaptı. Ya da bir dava uğruna yıllarca verdiğiniz o mücadele, sonunda akamete uğradığında ne olacak verilen onca emek. İstediğin kadar kan, ter ve gözyaşı dökmüş ol. Nihayetinde yenildin ve davan büyük ihtimalle unutulup gidecek. Mezarlıklar böylesi dava insanlarıyla dolu. Çoğunun mezar taşı bile yok. Hikayelerini yazan da yok. Böylesi bir durumda “yenildik ama iyi mücadele ettik ha” diyip çayını yudumlayan var mıdır? Zannetmem. Yenilmiş olmanın buruk tadı çayın tadını bastırır. Daha küçük düşünelim. Orta halli bir insanın ve ailesinin durumunu. Yıllarca dürüstçe çalışıp ailelerini geçindirdiklerini, çocuklarını yetiştirip meslek sahibi ettiklerini, onların mutlu yaşamlarını gördüklerini; çok fazla borç içinde olmadan kendi yağlarında kavrulup en sonda emekli olduklarını düşünelim. Burada küçük ama huzurlu bir hayat var. Örnek verirken ben bile huzur duydum. Bunu reddedecek değilim. Böylesi huzurlar toplumda bulunabilir ve ben bunu insanımızın aza kanaat etme alışkanlığına ve “buna da şükür” anlayışına bağlıyorum.
    Böylesi bir huzur anlayışıyla kavga edemem, çünkü argümanlarım granitten bir duvara çarpacaktir.

    Hayatın en önemli sınavı, emeğin nereye harcandığını fark etmek midir?
    Şayet böyle olsaydı bunca zalimliği, haksızlığı, adaletsizliği yapan insanların hemen durmaları gerekirdi. Geri kalan insanların bu kötülüklere karşı gelmesi gerekirdi. Dünyada bunca acıların olmaması lazım gelirdi. Zira emeğini nereye harcadığını irdeleyen insan empati yapar, doğru olanı yapmaya çalışır.
    Ömrünü sahte arzulara adamak, insanın kendi hakikatinden uzaklaşması anlamına gelir mi gerçekten? Doğrusu insanların bunu pek düşündüklerini düşünmüyorum. Çünkü düşünmek emek gerektirir.

    “İnsanın en büyük yolculuğu, kendi iç sesini duymayı öğrenmesidir. Bu farkındalık, bir tür içsel devrimdir. Yalnız çok zordur, çünkü toplumun sesi, içimizde güçlü bir yankı bulur, çoğu zaman kendi içsel sesimizi bastırır. İşimize de gelir.”
    Bu kısma eklenecek bir şey yok bence. Doğru tespit. Durum da bu olunca özgürlüğün ve gerçek mutluluğun kapısına pek gelen olmuyor. Gelenin de zaten fazla bir şeye ihtiyacı olmuyor.

    Yani az ama öz ile yetinebiliyor. Az ama hakiki. Bunda hem gerçeklik payı var hem de halk aldatmacası. (Tabiri caizse)Bir lokma bir hırka ile yetinebileceğini fark eden insanla bir lokma bir hırkayla yetinmesi gerektiği kendine telkin edilen ve bunu kabul eden insan bir değil. Az şeyle yaşamanın, sadeliğin zenginliğini fark eden kişi benim nazarımda dünyanın en zengin kişisi gibidir. Fakat bilmeliyiz ki böyleleri az, çok az hem de. Geri kalan bir sürü fani fakirlik güzellemesi ile avutuluyor. Geleceğe dair boş ümitlerle kandırılıyor. Hatta kendi kendilerini kandırıyorlar. Fırsat verilse zengin olmayı, saray dolusu o eşyaları tercih edeceklerdir. Ancak birkaç tane aykırı tip fazla şeye sahip olmanın değil en az şeye ihtiyaç duymanın huzura yol olduğunu bilecek.
    O yolda gidecek.

    Söz dönüp dolaşıp yollara geldiğinde göreceğiz ki insanların çoğu “kendi” yolunun yolcusu değil “bu” yolun yolcusu olacak. Muhtemelen buna mecbur kalacak. Kişi çalışmaktan, geçim derdinden, toplum baskı ve beklentisinden, kendisinden hiçbir farkı olmayan o diğer insanlarla arasında açılan yarıklardan, gelecek kaygısından, hürriyetini kaybetme endişesinden ve benzeri şeylerden fırsat bulup da alışkanlıklarını, ilişkilerini hatta kendini sorgulayabilirse şayet belki de gerçekten huzuru bulabilir, hayatına anlam katabilir. Tabi önce buna vakti kalmalı, enerjisi olmalı, buna ihtiyaç duymalı, bunu istemeli.

    Tüm bunları bir potada erittiğimizde adım adım ilerleyip huzura ulaşabilmek ve hayatımızın sahipliğini ele alabilmek ancak ümitlerle kalıyor gibi hakikaten.

    Başta da dediğim gibi senin yazına katılıyorum. Bu kadar şeyi kendi düşüncelerimi anlatmak için değil farklı ve görece karşıt bir perspektiften bakalım diye yazdım. İçinde yaşadığımız hayatın gerçekleri, yaşadığımız hayatın içine gerçekten girmemize izin vermiyor. Hep mış gibi yaşıyoruz sanki.
    Sağlıcakla 🙋🏼‍♀️

    Sabit İSKENDER
    17.09.2025 Toros Dağları

    1. Gökhan Konaş diyor

      Gerçekten çok güzel bir cevap olmuş. Söylediklerine ben de katılmakla beraber, herkes nasıl mutlu olacağını düşünüyorsa onu seçmekte tabii ki özgür olsun diye ekliyorum. Her 2 yolunda sonuçları farklı olacaktır şüphesiz, yaptıklarımızın sorumluğunu almamız yeterli. Gerçi almamak da bir seçim olabilir bu durumda. Bu arada tabii ki illa biri seçilecek diye de bir şey yok. Zamanın akışı içinde her 2 yolda ok bence.

  2. Rüçhan diyor

    Güzel bir Türkçe ile öz bir yazım…bu felsefede olmak,kendini keşfetmek,kendini dinlemek…yıllardır uygulamaktayız…herşeyin minimali….insanın, eşyanın,umutların, beklentilerin….hayat böyle güzel hemde çok güzel…kaleminize sağlık…huzur dolu günlere… güzelliklere….

    1. Gökhan Konaş diyor

      Çok teşekkür ederim..

  3. Burcu Somer diyor

    Çok güzel bir irdeleme olmuş. Altını çizerek okuyacağım bir yazı. Emeğinize, kaleminize sağlık💚🩵

    1. Gökhan Konaş diyor

      Teşekkürler

  4. Burcu Somer diyor

    Çok güzel irdelemişsiniz. Altını çizerek okuyacağım bir yazı olmuş. Ellerinize, kaleminize sağlık🩵💚

    1. Gökhan Konaş diyor

      Teşekkürler…

  5. Ayşe çelik diyor

    Şuan birsürü reklamlarla ihtiyacımız olmadığı halde eşya giysi kozmetik ürünü alıyoruz üretmeden tüketim yapıyoruz ve bu aslında bizi tuketen de bir şeye dönüşüyor çalışıyoruz alıyoruz zamanımızi gereksizce tüketiyoruz ve ölüyoruz aslında

    1. Gökhan Konaş diyor

      Aynen öyle

  6. nacike diyor

    Güzel düşünceler ve tesbitler paylaşım için teşekkürler .Aslında mevzu şu ;hayatı ne kadar samimi yaşayabiliyoruz?Kendimize ve bizimle birlikte olanlara karşı.

    1. Gökhan Konaş diyor

      Evet , ne kadar samimi yaşıyoruz, güzel soru

  7. Selver kurt diyor

    Çok doğru anlatım. Son aylarda hissettiklerime tercüman gibi. Sahi gerçekte ne istiyorum nerde olmak ne yapmak istiyorum???

    1. Gökhan Konaş diyor

      düşünme zamanı gelmiş olabilir

  8. Ulaş diyor

    Çok güzel anlatmışsın duygularımı resmen ifade etmişsin

  9. Zeynep diyor

    Çok güzel emeğinize yüreğinize sağlık Gökhan hocam

    1. Gökhan Konaş diyor

      Çok teşekkürler

Yorum Yapın

E-posta adresiniz yayımlanmayacak.


Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul etmek Mesajları Oku